Homo Ludens

oidipus berlin

“Ey yaşam, Hoşgeldin! 

Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini,

ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını.” 

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, James Joyce

“Welcome, O life!

I go to encounter for the millionth time the reality of experience and to forge in the smithy of my soul the uncreated conscience of my race.”

A Portrait of the Artist as a Young Man, James Joyce

Homo Ludens, oynayan insan…

Huizinga, oyun kavramından yola çıkarak, oyunun ya da başka deyişe kurgunun toplumsal yaşamın bir sonucu değil, toplumsal yaşamın ya da kendi başına yaşamın nedeni olduğunu savunmuştur. Ona göre oyun, kültürden öncedir, çeşitli kültürlerden çıkma değil tersine çeşitli kültür biçimlerinin doğuşuna başlıca etkendir. Psikoloji ve fizyoloji, oyunu hayvanlarda, çocuklarda ve yetişkin insanlarda tanımlamaya çalışır; kimi bilim adamları bu dürtü ya da eylemi yaşam enerjisinin fazlalığından kurtulma biçimi olarak görür. Bir başka teori, canlı varlığın doğuştan gelen bir kurgu yeteneğinin hükmü altındadır ve bu sebeple gevşeme ihtiyacını tatmin etmektedir. Bazı teoriler ise hayata geçirilmesi imkansız arzuların kurmaca aracılığıyla giderildiğini düşünerek bunun kişisel benlik duygusunu koruduğunu söyler. Ancak oyun bu olgulardan öte hayvan için de, insan için de psişik tepkiden fazla bir şeydir. Hayvanlar oyun oynarlar, öyleyse sadece mekanik varlıklar olmanın ötesindeler, insanlar da oyun oynar üstelik oyun oynadığının farkında olarak yapar, demek ki biz de sadece akıllı varlıklar olmanın ötesinde irrasyonel bir tutum içerisindeyiz.

Ancak insanın ilk toplumsal becerilerinden biri olan iletişimi düşünürsek bu da başlı başına bir oyundur. Tanımlamak, ayırmak, adlandırmak ve dilin yaratıcısı olan zihin oyun oynayarak, madde ya da durumla düşünülen şey arasında gidip gelir. Hayal gücü devrededir ve yoğun olarak çalışır. Oyunun niteliklerini düşünürsek bu kurguyu daha iyi anlayabiliriz. Oyun öncelikle gönüllü bir eylemdir. Zorlama olarak yapılamaz sadece bir ritüel ya da tören olduğu zaman ödev kavramıyla birleşir. Her oyun bir kurala bağlıdır, bu kurallar kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık ve bağlayıcıdır. Bununla birlikte gerçek yaşamdan bilinçli olarak çıkarak kendi kurgu dünyası içinde var olur. Bilinçli olarak günlük yaşamın dışındadır ve insanlar hiçbir çıkar beklemeksizin buna katılır.

Huizinga kültürün oyun içinde doğduğunu ve hala oynanan bir şey olduğunu savunmaktadır. Avlanmak gibi doğrudan hayati ihtiyaçların giderilmesini hedefleyen bir eylem bile arkaik insanlar için oyun biçimine bürünür. Günümüzde sıkıcı bir toplantıda bulunduğumuzu düşünelim; elimizdeki kalemle önümüzdeki kağıda gayriihtiyari çizgiler çizer, karalamalar yaparız. Hayvan figürleri, insan figürleri ya da fantastik süslemeler ortaya çıkar. İçgüdüsel olarak ortaya çıkan ve insanın doğuştan gelen oyun ya da kurgu eğilimini çok net görebiliriz. Bu psişik işlevin sanattaki ya da plastik sanatlarda süsleme biçimlerini ortaya çıkardığını söylemek fazla doğrudan bir yaklaşım olur. Ancak yaratı ihtiyacı bir şeyin süslenmesinden fazla bir şeydir, taklidi, kurguyu, estetiği ve inşayı içerir. Yaşam oyunlar tarafından temsil edilen ve yüksek saygınlık veren biyoloji üstü biçimler halinde açığa çıkar. Yaşamsal her deneyim bir oyunla ya da kurguyla ifade edilir. Böylece sanatsal yaratı hemen her zaman kutsalın bir parçası haline de gelir; Büyülü bir coşku, güç ve simgesel değerler yansıtır. İnsanoğlu doğanın ve yaşamın sınırlarını ve bu sırların yarattığı acizliği ve akıl karışıklığını da gidermek için yine oyuna ve kurguya başvurur. Anlamlandırma, alegori, metafor ve hatta kişileştirme bu kutsal kavramlara biçim vermek için bilinçli olarak kullanılır. Zihni baskı altına alan ya da onu rahatlatan durumlar için uygulanan bu kurgusal yaklaşım zamanla –ki kökenleri hatırlamayacak kadar eskiye ait- işlevsel bir hale gelmiştir. Oyun kendi yapısından da kaynaklanan biçimiyle iyiden iyiye törensel bir havaya bürünmüştür. İlkel zamanlarda hatta günümüzde de karşılaştığımız pek çok dini ve din dışı ritüel bu gelenekten gelmektedir.

Bütün sanatsal biçimler içinde tiyatro, Huizinga’nın Oynayan İnsan’ında açıkladığı gibi oyunsal işleve ve bunun uzantısı olan ritüele en yakın olan kurgudur.  Dramaturg olarak bu kolektif sanatta üstlendiğimiz rol aslında sadece yazdıklarımızdan ibaret değildir. Tekst sözcüğü, yazılı ya da sözlü basılmış ya da el yazması anlamına gelmeden önce dokuma anlamına gelirdi. Bu açıdan teksti olmayan bir gösterim yok diyebiliriz. Gösterimin tekstini yani dokusunu oluşturan drama-ergon (eylemlerin çalışması) yani dramaturgidir. Bu  bağlamda dramaturgi gösterimin her aşaması ile ilgilidir.

Sahne Sanatları üzerine…

Advertisements

Categories: UncategorizedTags: , , , , , , , , , , ,